Haberler.Basın.News.Press

‘Islak Hacim’ 25/05/2010 Radikal Gazetesi

İSTANBUL – İstanbul Tiyatro Festivali, 22 ve 23 Mayıs’ta kaçıranların hayıflandığı bir gösteriye ev sahipliği yaptı. Almanların ‘Dava’sından sonra festivalin en çok beğenilen ikinci yapımı, bu kez bir yerli gruptan geldi: RemDans Proje Topluluğu’nun ‘Islak Hacim’ i…Gösterinin en ilginç yanı ünlü konukları, firarları, isyanları ve en son 2000 yılındaki ‘Hayata Dönüş’ operasyonuyla hafızalara kazınan, birkaç yıl önce kapatılan Bayrampaşa Cezaevi’ydi.
 Bayrampaşa, artık kırık camları, yıkık duvarları, yerlere saçılmış eski evrakları, kullanılmayan yataklarıyla terk edilmiş bir kent gibi.Daha kapıdan girer girmez insanın içi ürpertiyor, dili tutuluyor, büyük bir sessizliğe gömülüyor.  RemDans’ın sanat yönetmeni Tuğçe Tuna’nın, Aylin Kalem’le yaptığı söyleşide dediği gibi “Bu mekânın içinde olmak bile büyük bir baskı oluşturuyor.”
RemDans sadece metruk cezaevi binasında buldukları malzemeleri kullanmış. Ve her yer, gösterinin adına uygun şekilde ıslak. Bazı yerlere izleyicilerin oturması için konulan sandalyeler bile. Biraz binanın rutubeti biraz RemDans’ın akıttığı suyla ortaya çıkan ‘nem’ gösterinin ilk günü bastıran sağanak yağmurla gerçek bir ıslaklığa dönüştü. 
İzleyiciler, dansçıların peşi sıra cezaevinin içinde gezindi, avlusunda, koridorlarında, mescidinde, tiyatrosunda ve hatta yıkık dökük duvarlar arasındaki boşluklarda yaratılan sahneleri izledi. Her bir sahne cezaevinin barındırdığı şiddet, sıkışmışlık, isyan gibi ruh hallerini dışa vuran, ironik bir eğlenme hali gibiydi. Malzemesi şiddet, ıslaklık, yıkık döküklük olan güçlü ve etkileyici bir iş çıkarttı RemDans.

********************************************************************************************************

http://www.timeoutistanbul.com/s503/dans/makin_bdn_santralistanbulda

Mayıs 2008 TimeOut

RemDans Topluluğu’nun koreografı Tuğçe Tuna Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Santralistanbul Enerji Müzesi’nde, yeni performans projesi ‘MAKİN. B.D.N‘ i sergiliyor.
-İKSV’nin düzenlediği Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne daha önce de katılmıştın.
‘RemDans Proje Topluluğu’ olarak festivale geçtiğimiz senelerde ‘Phronemophobia’ ve ‘Vertigo/ o.4′ eserlerimiz ile katılmıştık. Bu yıl İKSV İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’ nin 16.sına yeni projemiz ‘MAKİN. B.D.N’ isimli disiplinlerarası çağdaş dans projesi ile katılacağız.
-Bu proje nerede ve ne zaman gerçekleşecek?
‘MAKİN. B.D.N’i Santralistanbul Enerji Müzesi’nde 24-25 Mayıs 2008 tarihlerinde  saat 20.30 da gerçekleştireceğiz. Anahtarı ‘Makine Beden’ olarak başlatılan dış mekan projemiz, Santralistanbul Enerji Müzesi kontrol odasında birikip, 1 no’lu makine dairesi alanında devam edecek.
-Bu projenin çıkış noktası nedir?
Mart ayında prömiyerini yaptığımız ‘EKO’ projemizin ardından ‘MAKİN. B.D.N’le bir arada olmaya, paylaşmaya ve sorgulamaya devam ediyoruz. ‘Tamamen makineye dönüşmeden önce, üzerinde olduğum zamanı dinlemeli, sezmeliyim. Çünkü makine sezmez, kurulduğu gibi işler… Öte yandan aklımda var olan her -şey- hareket halinde…’ düşüncesinden yola çıktık.
-Neden Enerji Müzesi’nde?
Enerji Müzesini gördüğüm zaman, sadece eski, büyük ve enerji üretmeye programlanmış makinelerin hâlâ varlıklarıyla meydan okuması değildi beni etkileyen, aynı zamanda makinaların geçmişi nasıl taşıdıklarını görmek büyüledi beni. Sanki kulağımı biraz daha uzun dayasam makinenin bedeninde geçmişin sesini, orada neler olup bittiğini duyacakmışım gibi hissettim.
-Enerji Müzesi senin beden anlayışına neler getiriyor?
Bir dönem enerji üretmesi için kurulan bir sistemin iskeleti ve çalışmayan bedenleri ile yan yanayız şimdi. Isımız onları da ısıtıyor. İnsan bedeni ve makinelerin bedenleri… Bu arada kalan noktalar çok ilgimi çekiyor…
-Beden-makine ilişkisini nasıl tanımlarsın?
Bedenin kendisini de mükemmel bir makine olarak algılıyorum. Mekanik sistemleri, aklı, hafızası, refleksiyle, kendini yenilemesi ve büyütmesi ile. Demir-ten, kan-makine yağı, kablo-damar, nefes-alan, sıcak-soğuk, durma/çürüme-durma/bekleme, paslanma-yaşlanma, sabitlik-hareket  bölünmelerinin ortasında bir zaman ve bir de enerji yalnız başına kalıyor. Ben de enerjinin akışını izliyorum karar vermeden önce. Bu iç içe girmişlik kafamda deviniyor. Makine beden-beden makine… Makineye muhtaç beden, akıl olmadan oluşamayacak makine…
-Bu ilişkide neyi arıyorsun?
Bedenimizde oluşan bir enerji türünü başka bir enerjiye dönüştürebilmek, belli bir güçten yararlanarak , ‘yapmak, etki oluşturmak ve başkalaştırmak’ için çeşitli parçalardan oluşan düzeneklerde kendi bütünlüğümüzü araştırıyorum. Hayatımızda olduğu gibi bu alanın içinde, bu  kadar makine arasında kişisel yalnızlığımıza, çıplaklığımıza, sessizliğimize, çaresizliğimize odaklanıyorum. Aklımda bir de makineleşmiş durumlar var: Mesela zamansal bir kırılma olmadan farketmediğimiz, düşünmeden, özenmeden, yaşamadan yaptığımız veya yaptırdığımız durumlar var. Rutin-monoton gibi isimler taktığımız. Biraz bu durumlarla  ilgileniyorum. ‘Makine-beden-enerji’ üçgeninde biz mi birer makineyiz karşımızda duran demir yapı mı makine? Bazen karıştırıyorum.

*************************************************************************************************

RemDans bu kez de Bayrampaşa Cezaevi’nde

Tiyatro Festivali hazırladıkları ‘Islak Hacim’ adlı gösteriyi Bayrampaşa Eski Cezaevi’nde sahneleyen RemDans Proje Topluluğu’nun sanat yönetmeni Tuğçe Tuna, ‘Bu mekânın içinde olmak bile büyük baskı oluşturuyor’ diyor…

İSTANBUL – Mekâna özgü işler üretmeyi seven RemDans Proje Topluluğu geçen Tiyatro Festivali’nde Santralistanbul’un Eski Silahtarağa Elektrik Santralı’nda beden ve makine ilişkisi üzerine bir çalışma sergilemişti. Bu festivalde ise Bayrampaşa Eski Cezaevi’nde ‘Islak Hacim’ adlı çalışmasını sunuyor. Topluluğun sanat yönetmeni, koreograf Tuğçe Tuna soruları yanıtladı.
Bayrampaşa Cezaevi’nde bir iş yapma fikri nasıl oluştu?
Yıllar önce uçakla üzerinden geçerken Bayrampaşa Cezaevi’nin şehrin ortasında bir ibret abidesi olarak bu kadar büyük bir alanı kapsaması bende şaşkınlık uyandırmıştı. Buranın tahliye edildiğini duyunca hemen burada bir iş yapmaya karar verdim. Biz buraya girdiğimizde pek çok yeri yıkılmış, geriye çürümekte olan iskeleti kalmıştı. İçini müze gezer gibi gezdik. Şimdi ışık görmeyen yer pek kalmadı. Ancak özellikle bazı yerler çok rutubetli olduğundan uzun süre bir yerde kalmak çok zor. Bu yüzden seyirciyi de düşünerek çalışmamızı üç bölüme dağıttık.
Çalışma süreci nasıl gelişti? Mekânları nasıl belirlediniz?
12 kişilik bir ekiple yıkık dökük bölümlerde kendimize yer oluşturmak için ciddi bir temizliğe giriştik. Bu zor çalışma koşullarına dayanamayan iki kişi projeden ayrıldı. Bu mekânın içinde olmak bile büyük bir baskı oluşturuyor. Sonunda hapishanenin avlusu, ibadet alanı ve tiyatrosunu kullanmaya karar verdik. Rutubet bakımından da çalışmak için en elverişli yerler buralar. Bu mekânın mahkûmlar için, içinde bir değişiklik yapmaya izin vermeyen bir yapısı olduğu gerçeğinden yola çıktık. Dışarıdan hiçbir malzeme getirmedik. Kullandığımız tüm malzemeler hapishane alanında bulduklarımız. Örneğin elli kadar yatağı toplayıp mekânda yerleştirdik.
Burasının geçmişiyle nasıl bir bağ kurdunuz?
Yaptığımız çalışma bir dans gösterisinden çok beden-mekân ilişkisine dayanan enstalasyon çalışmasına dönüştü. Burada yatıyor olsaydım neyi hayal ederdim, sorusunu sorduk. Buna cevap ararken mahkûmların duvara çizdiği resimlerle karşılaştık. Manzara resimleri, propaganda yazıları, çıplak kadın resimleri, çocuk koğuşundaki resimler bize ilham kaynağı oldu. Bazı resimler çakmakla duvarı yakarak oluşturulmuş. ‘Kötü’ diye nitelendirdiğimiz şeyleri yeniden düşünmeye başladık. Bireyle suç arasındaki ilişkiyi düşündük.
‘Islak Hacim’ ismi nereden geliyor?
‘Islak Hacim’in binalarda su geçen yerlere verilen bir ad olduğunu öğrendiğimde bu isim çok ilgimi çekti ve beden üzerinden de düşünmeme neden oldu. Bedeni de yumuşak ve değişkenliğiyle ıslak hacim olarak ele aldım. Suyun beden ve yaşam için değeri çok büyük. Aynı zamanda da bu mekânda metaforik olarak ‘arınma’ kavramına da gönderme yapıyor.  RemDans Topluluğu’nun ‘Islak Hacim’ çalışması Bayrampaşa Eski Cezaevi’nde 22 ve 23 Mayıs 19.00’da.
*************************************************************************************************

TimeOut Mart 2007

http://aylinkalem.blogspot.com/2007/04/tue-tuna-timeout-istanbul-march-07.html

Bu koreografı hala tanımıyorsanız işte size fırsat: Mart ayında dört farklı çalışma sunuyor. Tuğçe Tuna…

Bir koreografın çalışmalarını algılayabilmek zaman ister. Onun hareket kalitesini, estetiğini, derdini, arayışını anlamanız için pek çok işini pek çok kez görmeniz gerekir. Ama Mart ayı içinde dansçı, dans eğitmeni ve koreograf Tuğçe Tuna’nın koreografik işlerini peşpeşe görebilirsiniz. Bu yoğun program aslında Şubat ayında izlediğimiz “Rastgele” adlı ortak projede dansçı ve koreograf olarak yer almasıyla ve Koç Üniversitesi’ndeki gösterisiyle başlıyor. Mart’ta ise devam eden programında Garajistanbul’da sunulacak “Phronemophobia” ve program paylaştığı toplu gösterileri var. Bunlar “Bu düetin adı da bu olsun” adında yeni bir düet, hala çalışma aşamasında olan “Eko/kodlama”dan bir bölüm ve fiziksel engelliler için daha önce yaptığı “Tamamlayıcı” adlı bir düet. Bu toplu gösteri ayrıca “İsimsiz” adı altında Aziz Nesin Sahnesi’nde de oynayacak. Tuğçe ile çalışmaları üzerine konuştuk.

Bu kadar yoğun bir program birdenbire nasıl oluştu? “Phronemophobia” ilk olarak 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde gösterilmişti. İstanbul’da tekrar oynamasını istiyordum. Bu arada İlyas Odman “Beden-ek” konseptli bir iş yapmak istiyorum deyince ben de “Eko”, yani bedendeki ekler üzerine çalışmaya karar verdim. Daha önce Muhsin ve Emel için yaptığım düetin de programa biraz teatral bir etki katacağını düşündüm. Böylece Beden-ek programında ilk 45 dakika benim çalışmalarım sergileniyor, ikinci 45 dakikada ise İlyas kendi işini sunacak. Ayrıca ÇGSG (Çağdaş Gösteri Sanatçıları Girişimi) olarak Mart ayında bir hafta Aziz Nesin Sahnesi’ni aldık. ÇGSG Performans Günleri’nde de içinde üç çalışmamın bulunduğu “İsimsiz” adında bir program sunacağım.

Biraz bu çalışmalarından bahsedelim. Phronemophobia’dan başlayabiliriz. Bu kelimeyi daha önce hiç duymamıştım. Bu isim nasıl oluştu? Phronemophobia’da sınırlı alan içinde hareketin kendi yerini bulması üzerine odaklanmıştık. Önce çeşitli objeler kullanacaktık, sonra bundan vazgeçtik. Bedenin kendisini sınırlı alan olarak ele aldık. Hareket kalitesi bedenin içinde bir bölümün sıkışması ve o sıkışma düzelmeden hareketin başka bir alana kaymasıyla oluştu. Bu çalışmayı yaparken beden hareketinin düşünceye paralel olduğunu farkettim. Düşüncen sınırlandırıldıkça sen bir süre sonra genişleyemiyorsun ve içinde kaymalar başlıyor. Ben bunun üzerine araştırmalar yapıyordum; düşüncenin bedendeki etkisi üzerine. Bir düşünce seni kapatıyorsa ve eğer bu negatif bir düşünceyse fiziksel olarak da kapanıyorsun, vücut dilin de değişiyor. Bu senin sosyal yaşantını değiştiriyor, toplumdaki duruşunu, hayattaki rolünü değiştiriyor. Bunlar üzerine araştırma yaparken “phronemophobia” ile karşılaştım. Düşünme fobisi anlamına geliyor. Hasta yeni bir düşünceyle karşılaşmaktan korkuyor ve düşünmemek üzere kendinden tamamen uzaklaşarak o an gelen ve yok olan şeyler üzerinden hayatını geçirmeye başlıyor. Tedavisi çok zor bir hastalık. Bunun kademelerini güncel hayatımızın çeşitli dönemlerinde yaşıyoruz. Ve vücudumuz da buna paralel olarak yaşıyor. “Phronemophobia” işte bunun etrafında oluştu. “Phronemophobia”da iki bölüm var. Benim solo dansettiğim bölüm, sınırlı mekanda olmaktan yola çıktığımda benim kendi sınırlarımı ve sansürlerimi kırmakla ilgili. Grup bölümde ise beden sayısı arttıkça kapladığımız alan daha da sınırlandı. Bu sınırlı alandaki geçişleri “F” formunda kurguladık çünkü kullandığımız malzemeleri yatay ya da dikey koyduğumuzda en işlevli formlar “E” ve “F” idi. Bu “F” formunda politik göndermeler olduğu söylendi çeşitli okumalar tarafından. Sınırlı alan ve “F” harfini kullandığım için F tipi hücrelerle özdeşleştirildi. Örneğin geçen sene yurtdışında PAJ (Performing Arts Journal)’dan bir yazar işin isminin Türkiye’nin siyasi yapısına son derece uyduğunu ve bunun bir gönderme olduğunu yazmıştı. Hem düşünme fobisi var işin içinde hem de sınırlı alanda yaşamak…

Öyleyse bu yaklaşım aslında senin bilinçli bir seçimin değildi, ancak yine de buralı olmandan dolayı istemeden de olsa işinde buranın sorunlarına göndermeler olabiliyor. Sonuçta İstanbul’la aramda organik bir bağ var. Ergenliğimi de burada yaşadığım için edindiğim ilk veriler bu toplumun bana sunduğu veriler. Bu işin hareket kalitesini oluşturmamda da bu veriler etkili oldu. Kendimize koyduğumuz engel omurgada oluşturduğumuz sıkışıklığı koruyarak en uzak noktaya gitmeye çalışmaktı. Benim bir işi oluştururken mutlaka kendime daha sonra kıracağım bir sınırlama getirmem gerekiyor. Dansçılardan da istediğim daha önce hiç yapmadıkları ve görmedikleri hareketleri yapmaya çalışmalarıydı. Dolayısıyla dansçıları önce psikolojik olarak çok sıkıştırdım. Bu ezilme değil, sıkışma ve hala inatla var olma isteği üzerineydi. Provalarımız çok ağır geçerdi; dansçılar kimi zaman ağladılar, sinir krizleri geçirdiler. Bunların hiç biri kişisel değildi tabii. Amacım daha çok içinde bulunduğumuz toplumdaki ikilemin farkındalığını yaşatmaktı. Ya hala birey olarak varolabilecek ve düşündüklerini uygulayabileceksin ya da bunları hiç bir zaman uygulayamayadan yaşamaya devam edeceksin. Bununla yüzleşmek onları çok sıkıştırdı. Ama artık onların sosyal olarak da daha birey olabildiklerini görebiliyorum. Provalar üç ay sürdü. Bu sürede dansçılar çok büyük değişim yaşadılar, özellikle de kişiliklerinde.

Bunda onların yaratıma katılmalarının da etkisi var herhalde. Evet. Zaten onların içindeki psikolojik yapılanma hareketi doğurdu. Bu yüzden bu koreografiyi başka dansçılara uygulamam söz konusu olursa benim bütün bu süreci yeni dansçılarla en baştan yaşamam gerekir. Dansçılar her ne kadar 4. sınıf öğrencileri olsa da onlara Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde okuyan bağımsız dansçılar demeyi tercih ediyorum, çünkü çok profesyoneller.

Mart’ta sergilenecek bir başka işin de İlyas Odman’la paylaştığın beden-ek adlı programın içinde daha önce fiziksel engelliler için yaptığın çalışma. Evet. Standard olmayan bedenlerle çalışma tasam vardı. Öncelikle, çok uzun ya da çok kısa, hamile, obez insanları biraraya getirmek istedim. Ama bu işlemedi. Daha spesifik bir bedene yönelmem gerekti ve bu noktada fiziksel engelliler beni estetik olarak çok cezbetti. Fakat ben bu hedefe ulaşmak için önce bir sene boyunca her cumartesi pazar ücretsiz olarak hareket, yaratıcılık, dans üzerine seminerler yaptım fiziksel engellilerle. 2000’de 20 kişilik bağımsız bir grup oluşturdum, aralarında sporcular vardı. Bu engelli kesimin Türkiye’deki sosyal hayata biraz daha karışmış olanlarıyla çalıştım. 2001’de de bir gösteri yapmaya karar verdim. Sahneye çıkma fikrine hepsi sıcak bakmadı. Aralarından sadece beşi kabul etti. Şimdi bu çalışmadan “Tamamlayıcı” adlı bir düeti tekrar ele alıyoruz. Muhsin ve Emel –ki bu projeden sonra evlendiler- çok özel insanlar. Muhsin’in belinden aşağısı tutmadığı halde doğaçlama değil belirlenmiş koreografiyi yapıyor. Kendilerini farklı görmüyorlar. Onların kafasındaki herkes her zaman sakat kalabilir fikri beni çok etkilemişti. Bu onlar için de çok önemli bir deneyim oldu. Gösteriden sonra Muhsin bana hayattan intikamımı aldım dedi. Ve bundan sonra hayatın içinde daha aktif olmaya başladılar. Aslında daha üstün olduklarını farkettiler.

Beden-ek’te yer alan başka çalışmaların neler? Yeni bir düet üzerine çalışıyoruz İlkem Ulugün ile. Şu anda tamamen dibe vurmuş durumdayız. Şu ana kadar yaptığımız herşeyi çöpe attık ve şu an kelimenin tam anlamıyla duruyoruz. Stüdyoya giriyoruz ve iki-üç saat boyunca sadece duruyoruz. Hiç bir şey üretemiyoruz. Ama biliyorum ki içimizde bir şey filizlenecek ve üretmeye başlayacağız çünkü çok şey denedik ama hiçbirinden memnun kalmadık.

Bunda ikinizin kardeş olmasının da payı vardır herhalde. Evet, bunu kırmak istedik. İki kardeş olarak yapacağımız iş çok daha büyük bir iş olabilirdi ancak. Bu yüzden kendi hareket kalitelerimizin tezatlığından yola çokmak istedik ancak dibe vurduk. Düet ile ilgili bildiğimiz tek şey başlangıcında seyircinin karşısına geçip dibe vurduğumuzu söyleyeceğimiz. Birbirimizden çok ümitliydik ve birbirimize çok güvendik, ilk defa birlikte çalışıyoruz ve hiçbir yere varmıyor. Şimdi engel üretmeye çalışıyoruz. Düetin ismi ise belli “Bu düetin adı da bu olsun”. Beden-ek’teki diğer bir çalışmam ise “Eko.” Aslında seneye prömiyerini yapacak, şu an çalışma safhasında gösteriyoruz. Bedende ve hafızada yer alan bütün yansımalar ve tekrarlar üzerine kurulu. Kendi içinde çift olma durumu var. Örneğin dansçı hem farkettirmeden diğer dansçıyı takip ediyor, hem de kendisini takip edeni şaşırtmaya çalışıyor. Göstereceğimiz Eko’nun bellek tarafından kodlandığı bölüm. Şu an 6 kişilik bir dansçı grubu var. Çok keyifli geçiyor provalar.

**************************************************************************************************

http://www.cocukvizyon.com/index.php?cvdynvar1=istasyon&cvdynvar2=2&cvdynvar3=18

Çocuk Vizyon 16 Şubat 2009

Çocuklara dans atölyeleri hazırlayan dansçı ve koreograf Tuğçe Tuna, “yapamadığınız sanatsal faaliyetler çocuğunuza yaptırım şeklinde uygulamayın” diyor.

- Nasıl bir çocukluk sizinki?
Ben çocukluğumu çok sevmişim… Bu çok güzel bir his. Büyümeye çalışırken bunu daha iyi anlıyorum. Güvende hissettiğim, izlediğim, maceracı ve hareketle dolu bir çocukluktu. Bilincim açılmaya başladığında, kendime geldeğimde dans ediyordum zaten.
- Performans sanatlarina ilginiz olduğunu ilk nasıl anladınız?
13 Mayıs 1984 çocuk balesiyle ilk sahneye çıkış tarihim. İlkokul 4. sınıftaydım. 25 yıl olucak bu sene. O yıldan beri ister bale, ister çağdaş olsun sahneye çıkmadığım dans etmediğim yıl yok. Benim dansla hareketle bağım çok organik gelişti. Kendi içinde değişimlere uğradı. Hala da bu değişimlerin peşindeyim… Hamileyken de performans yaptım. Çok büyük zevk aldım. Çocuğum büyürken de mesleğimi yapıyorum…
- Sizi o dönemde etkileyen sanatçılar (dansçı, koreograf) oldu mu?
O dönemde dansçı-koreograf bilincim yoktu. Balerinler ve prensler vardı. Bir de buz pateni… Arkadaşlarıma balenin ne olduğunu anlatmaya çalışıyordum. “Buz pateninin sanki sahnede yapılan hali gibi” dediğimi hatırlıyorum. Ortaokul döneminde mesleğim hakkında daha da bilgilenmeye başlamıştım.

- RemDans Proje Topluluğu ne zaman ve nasıl doğdu? 1993 yılından beri profesyonel eğitim alırken aynı zamanda profesyonel projelerde yaratıcı dansçı ve performans sanatçısı olarak yer almaya başlamıştım. Bunlarla paralel olarak kendi küçük koreografilerimi de gerçekleştiriyordum. 2000 yılında fiziksel engelli bedenlerle çalışmaya başladım. Bu çalışmaların sonucunda ‘Farklı Bedenlerle Dans’ isimli proje ortaya çıktı. Uyku süresinin son evresi olan Rem rüya görülen esas uyku evresidir. Ben de hayatımda bu zaman dilimine önem veririm… Zamanla RemDans Proje Topluluğu olarak adlandırdım grubu. Projelerimin hayata geçmesinde gereksinim duyduğum tüm yaratıcılık ve araştırma disiplinlerine ve her türlü “beden, fikir” yaklaşımına açık bir anlayışım var. Topluluk da bu düşünce doğrultusunda ilerliyor.

- RemDans Proje Topluluğu Ağustos 2008′de Hangar Sanat Derneği tarafından Beyoğlu’nda ikincisi düzenlenen Sokakta Şenlik’te “Tuzla….Buz..” isimli performansıyla katıldı. Nasil bir deneyimdi? Performans İstiklal caddesinde 30 Ağustos’ta gerçekleşti. En kalabalık olduğu saatte. Farklı fikirler vardı çalışırken. İnsan kalabalığını insan yumağı ile bölmek. Biraz rahatsız etmek. Biraz uyandırmak. Bir yandan o günlerde Tuzla’da kum çuvalı niyetiyle kullanılan insanlar vardı manşetlerde.. 16 kişiydik. Beyaz giyinmiştik. Caddeye hiç yerden bakmamıştık bu güne kadar. :) Fotograflar çok ilginç. Genelinde bedeni beliri sınırlarda ve korkularla algılayan bir caddede cinselliği göstermeden ama 16 kişi yumak yaparak farklı bir beden anlayışını da gösterdik. Üstelik cadde tahmin ettiğimizden çok daha temizdi. :)  - Konsept &Koreografi size ait olan “Düşünme Fobisi” projenizden bahseder misiniz? Proje nasıl doğdu? Nasıl gelişti? Tepkiler? Ben bedenin kendisine, hafızasına, sakladıklarına, tepkilerine yöneldim bu dönem işlerimde. EKO’da daha çok fiziksel hafıza ve bedenin imgelendirmesi ve bu düzenin kırılması kandırma vs üzerinde kaldım. ”Düşünme Fobisi” ise bilinçaltının kişiyi koruma mekanizması sonucu oluşturduğu bir sistem. Bu projede bedenin kendisini sınırlı bir mekan olarak ele aldım ve bu sınırlandırılmış alanın içinde varolmak, sıkışmak ve başkalaşmak fikrinden yol çıkarak geliştirdik.. Genelde tepkiler içten ve kişisel. Bu da bizim için çok değerli.. - Çocuklar için geliştirdiğiniz “Müzede Dans” adlı atölye çalışmanız hayli ilginç… Program hakkında bilgi alabilir miyiz? Çocuklarla çalışmak size neler kazandırıyor, öğretiyor?

Çocuklarla çalışmak beni hep yeniler. Unuttuğum dürtüleri hatırlatır. Onların önyargısız bakış açısı, kelimeleri çok özel. Onları yetiştiren toplumun, kişilerin hakkında bilgiler verirler… Bugün artık 7-8 yaşlarında yargılamayı, etiketlendirmeyi öğrenmiş artık günümüz çocukları, düşündürücü. Müzede ise 16. İstanbul Uluslararası Tiyatro Fesitvali için bir gösteri yaptım ‘Makine Beden’ adında. Provalarda aklımdaydı çocuklar burda neler düşünür nasıl hissederler… Çok eğleniyoruz, beraber çok keyif alıyoruz. Farklı algılamalar farklı deneyimler yaşıyoruz atölyeler sırasında.. - “Büyüyünce dansçı veya koreograf olucam” diyen bir çocuğa bir kaç önerinizi sorsak?
“Ne istersen onu olursun” derdim herhalde ilk olarak…
Çocuklardan çok onları yönlendiren kişilere şunları söylemek isterdim… Kendi yapamadığınız sanatsal faaliyetleri çocuğunuza bir yaptırım şeklinde uygulamaya çalışmayın. Bazen gençlerle konuşuyorum, “annem balerin olmak istemiş olamamış beni gönderdi nefret ettim.” Böylece kişi yaptırım olarak sunulan “şeye” karşı tepki verdiğinden uzaklaşıyor.
Çocukların farkındalıkları yüksektir. İzleyin ve açık olun. Çeşitlilikleri çocuğunuza göstermeye çalışın. Cesaretlendirin ve kendinizle kıyaslamayın…
- İstanbul’da çocuklar için dans, koreografi eğitimi veren ve eğitim sistemini beğendiğiniz atölye çalışmaları var mı?
İstanbul’da yok. Zaten biraz da Lal’in bu konuda kendini geliştirmesi için atölye çalışmalarımı geliştirmeye çalışıyorum.
- Kızınız Lal doğduktan sonra yaşamınız nasıl değişti?
Lal’in hayatıma girişi, içimde varolduğunu öğrendiğim andan itibaren benim için yenileyici-süzücü-tamir edici oldu. Kendimle ilgili çok şey öğrendim ve öğrenmekteyim… İnsanı değerleri, özenleri daha çok arar oldum… “-mış, -miş”lerden, yapmacık kişiliklerden biraz uzak duruyorum..Organizasyon yapmayı ve kısa zaman dilimlerinde daha yoğun konsantre olmayı öğrendim..

- Lal’den öğrendiğiniz bir-iki şeyi bizimle paylaşır mısınız?
“Her gün yeni bir gün”…
- Birlikte nasıl vakit geçiriyorsunuz? Özel olarak tercih ettiğiniz mekanlar/aktiviteler hangileri?
Hayatımın içinde, merkezinde Lal. Parkları, müzeleri, tarihi yerleri gezmeyi seviyoruz. Yanyanayız. Karşıkarşıyayız. Yüzyüze…
- Tuğçe Tuna’nın çocukluğunun en favori çizgi filmi, TV Show’u, kitabı neydi?
Tam hatırlamıyorum. Ben içinde korku ve şiddet olmayan tüm çigi filmleri severim, hala da öyle.. TRT vardı zaten, tüm çocuk programlarını izlerdim.
- “Sizce bir annenin çocuğuna vereceği en değerli, kalıcı hediye nedir?” diye sorsak?
Hayatın her alanında “koşulsuz sevgi ve üretimin” varlığını hissettirebilmek.
Kendiyle barışık, duygularını açıkca, korkmadan ifade edebilmesini ve kendisini koruyabilmesini öğrenmesini önemsiyorum.